Medeniyet, insanın kendisini ne kadar gösterdiğiyle değil; başkalarına ne kadar yer açabildiğiyle ölçülür
Popüler kültürdeki “sosyal medya sahteliği” eleştirisinin en net yapıldığı Black Mirror bölümünden alınmıştır
Eskiden bir insanı tanımak için kitaplığına bakılırdı.
Bugünse sosyal medya hesabına bakılıyor.
Aradaki fark yalnızca teknoloji değildir.
Aslında bu bir medeniyet meselesidir.
Eskiden insanlar bildiği kadar konuşur, ürettiği kadar görünürdü. Bugün ise göründüğü kadar değerli sanılıyor. Sessizce çalışanlar görünmezleşirken, en çok bağıranlar en çok alkışı topluyor.
Sosyal medya, insanlığın en büyük iletişim imkânlarından biri olabilirdi. Ama ne yazık ki giderek dünyanın en büyük gösteri alanına dönüşüyor.
Elbette istisnalar var. Bilgiyi paylaşanlar, sanat üretenler, bilimi anlatanlar, kültürü çoğaltanlar… Onlar hâlâ bu çağın vicdanını ayakta tutuyor.
Ama kabul edelim ki bugün algoritmalar çoğu zaman emeği değil, dikkati ödüllendiriyor.
Düşünce yerine hız…
Derinlik yerine görünürlük…
Üretim yerine performans…
Ve kalite yerine gösteri.
Ucuz kurgular…
Bitmeyen bağırışlar…
Yapay şaşkınlıklar…
İnsan zekâsını hafife alan içerikler.
Ve milyonlarca izlenme…
Bazen ekrana bakıp kendi kendime soruyorum:
Gerçekten buna mı gülüyoruz?
Mizah zekâyı yükseltir.
Maskaralık ise yalnızca gürültü üretir.
Aradaki farkı unuttuğumuz gün, kültürel erozyon başlar.
Belki de bugün yalnızca sosyal medya değil, hayatın kendisi de lezzetten çok gösteriye yatırım yapıyor.
Artık yemeğin tadı değil, çekilen videonun izlenme sayısı konuşuluyor.
Masalar paylaşmak için değil, paylaşım yapmak için kuruluyor.
Bir restoran neden şova ihtiyaç duyar?
Gerçekten hiç düşündünüz mü?
İyi bir tabak zaten konuşur.
İyi bir ekmek reklam istemez.
İyi bir şef sesini yükseltmez.
Lezzetin bağırmaya ihtiyacı yoktur.
Ahmet Güneştekin
Ama bugün ekrana bakıyoruz.
Lahmacunu bir gösteri nesnesine dönüştürenler…
Baklavayı havaya fırlatıp akrobasiye çevirenler…
Eti pişirmekten çok performans malzemesi hâline getirenler…
Yemeği değil, kendini servis edenler…
Ve bütün bunlar milyonlarca izleniyor.
Biz gerçekten yemeği mi seyrediyoruz, yoksa gösteriyi mi?
Mutfak bir sirk değildir.
Sofra da bir sahne değildir.
Sofra; lezzetin, emeğin, hijyenin, zarafetin ve misafirperverliğin buluştuğu yerdir.
Bir restoranın en büyük gösterisi, ilk lokmadan sonra masadaki sessizliktir.
İnsanlar konuşmayı bırakıp yemeğin tadını çıkarıyorsa, şef görevini yapmıştır.
Hayatım boyunca bir restoranın kapısında müşteri çağıran çığırtkanlara güvenmedim.
Hatta çoğu zaman önünden geçip gittim.
Çünkü iyi bir mekân misafirini bağırarak değil, itibarıyla çağırır.
Restoran aslında bir evdir.
Masaya oturan herkes de o evin misafiridir.
Ev sahibinin kibri, sofradaki en tatsız yemektir.
Ve insan, kendini değerli hissetmediği masadan en güzel yemek servis edilse bile kalkıp gitmek ister.
Sosyal medyada dikkatimi çeken başka bir tuhaflık daha var.
Özellikle gastronomi dünyasında.
Uluslararası bir ödül alan bazı restoranlar ya da şefler, ilk iş olarak sosyal medyada takip ettikleri herkesi siliyor.
Bir sabah uyanıyorsunuz…
Sıfır takipçi.
Sanki başarının yeni ölçüsü, kimseyi takip etmemekmiş gibi.
Tam da bu noktada size şu soruyu sormak isterim:
Bu size de itici gelmiyor mu?
Meslektaşlarını…
Dünyadaki büyük ustaları…
Çözüm ortaklarını…
Bu mesleğin yazarlarını, eleştirmenlerini…
Kendisine ilham veren insanları…
Müşterilerini…
Dostlarını…
Hatta bazen kendisine ödül veren kurumları bile takip etmeyen birini biz neden takip edelim?
Elbette sizi takip eden herkesi takip etmek zorunda değilsiniz.
Ama insanın beslendiği kaynakları, birlikte yürüdüğü insanları ve kendisine yeni ufuklar açacak isimleri takip etmesi kibri değil, merakı gösterir.
Çünkü hayat, öğrenmenin hiç bitmediği uzun bir yolculuktur.
Her gün birbirimizden yeni bir şey öğrenebiliriz.
Kibir öğrenmeyi durdurur.
Merak ise insanı büyütmeye devam eder.
Oysa dünyanın en büyük şeflerine bakıyorum.
Üç Michelin Yıldızlı ustalar…
Yıllarını mutfağa vermiş insanlar…
Çiftçileri takip ediyorlar.
Peynir üreticilerini takip ediyorlar.
Balıkçıları takip ediyorlar.
Genç aşçıları takip ediyorlar.
Meslektaşlarını takip ediyorlar.
Çünkü gerçek ustalık, öğrenmenin hiç bitmediğini bilir.
Bizde ise tuhaf bir denklem kurulmuş durumda.
Ne kadar az insanı takip ederseniz, o kadar büyük görünüyorsunuz.
Oysa bu bana hep ters geldi.
Kimseyi takip etmeyen bir hesabı neden takip edeyim?
Benim izlememi isteyen ama kimseyi izlemeyen bir anlayış neden samimi gelsin?
Bir restoranı sevebilirim.
Yemeğini beğenebilirim.
Defalarca gidebilirim.
Ama bana “Herkes beni takip etsin, ben kimseyi takip etmeyeyim” diyen dijital bir kibir, daha sofraya oturmadan iştahımı kaçırıyor.
Daha ilginci ise bunun bulaşıcı olması.
Bir şef yapıyor.
Sonra bir gazeteci.
Sonra bir influencer.
Sonra bir kebapçı.
Bir lahmacuncu.
Sonra başka bir işletme…
Herkes birbirine bakıyor.
Ve görünmez bir aristokrasi kuruluyor.
Herkes izlenmek istiyor.
Kimse bakmak istemiyor.
Herkes konuşuyor.
Kimse dinlemiyor.
Oysa kültür önce dinlemeyi öğretir.
Sanat önce hayran olmayı bilir.
Ustalık önce teşekkür etmeyi.
Belki de çağımızın en büyük yalnızlığı budur.
Milyonlarca insan birbirini izliyor.
Ama giderek daha az insan birbirini gerçekten merak ediyor.
Oysa merak, insanı büyütür.
Kibir ise yalnızlaştırır.
Bir toplum merak etmeyi bıraktığında yalnızca bilgisini değil; nezaketini, estetik duygusunu ve hafızasını da kaybetmeye başlar.
Belki de asıl soru şudur:
Biz neyi alkışlıyoruz?
Bir toplum neyi alkışlıyorsa, yarın onu üretmeye başlar.
Eğer gösteriyi alkışlıyorsak göstericiler çoğalır.
Eğer kolay şöhreti alkışlıyorsak emek değersizleşir.
Eğer bilgiyi alkışlıyorsak düşünürler yetişir.
Eğer sanatı alkışlıyorsak sanatçılar çoğalır.
Çocuklar, büyüklerin alkışını izleyerek büyür.
Bugün birçok genç; bilim insanı, yazar ya da iyi bir usta olmayı değil, yalnızca görünür olmayı hayal ediyor.
Çünkü onlara başarı, üretmekten çok izlenmek olarak anlatılıyor.
Oysa görünür olmak ile değerli olmak aynı şey değildir.
Takip edilmek ile iz bırakmak da.
Eskiden insanlar unutulmamak için eser bırakırdı.
Bugün algoritmanın unutmaması için içerik bırakıyor.
Aradaki fark yalnızca teknoloji değildir.
Bir medeniyet farkıdır.
Asıl mesele sosyal medya değildir.
Asıl mesele, ekranların karşısında nasıl bir insan olmaya karar verdiğimizdir.
Ahmet Güneştekin
Çünkü gerçek ustalık kendini ispatlamaya çalışmaz.
Gerçek sanat bağırmaz.
Gerçek bilgi kendini pazarlamaz.
Gerçek lezzet gösteri istemez.
Medeniyet, insanın kendisini ne kadar gösterdiğiyle değil; başkalarına ne kadar yer açabildiğiyle ölçülür.
Merak eden insan öğrenir.
Öğrenen insan gelişir.
Gelişen insan üretir.
Üreten insan ise gösteriye ihtiyaç duymaz.
Gösteri alkış ister.
Eser ise zamandan başka hiçbir şeye ihtiyaç duymaz.
Ve tarih, çoğu zaman gösteriyi değil; geride iz bırakan eserleri hatırlar.