Sermaye desteği, Venedik sarayının finansmanı, yakılan silahlar ve sansür iddiaları | Ahmet Güneştekin: Türkiye’de sanat dünyasının konfor alanını zorluyorum

Röportajın çerçevesi

Gazze’de yaşanan katliam ve Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması nedeniyle sanat dünyasından binlerce ismin İsrail ve Rusya pavyonlarının kapatılması talebiyle başlattığı eylemler, 61. Venedik Bienali’nin atmosferine damgasını vurdu. Boykot çağrıları ve protestolarla sarsılan bienal ile eş zamanlı olarak Ahmet Güneştekin, Palazzo Gradenigo’da açılan “Sessizlik” sergisiyle toplumsal belleğe yönelen yeni bir alan kuruyor.

Ahmet Güneştekin röportaj görseli 1
Ahmet Güneştekin

"Sessizlik" sergisinin temel çıkış noktası neydi ve izleyiciye nasıl bir deneyim vadediyor?

"Sessizlik" aslında gürültüyle ilgili bir sergi. Son yıllarda yaptığım sergiler Türkiye başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde büyük tartışmalar, büyük karşılaşmalar ve büyük gürültüler yarattı. Ama bugün yaşadığımız çağ da zaten bir gürültü çağı. Savaşların, nefret suçlarının, adaletsizliklerin, hukuksuzlukların ve bitmeyen propaganda seslerinin içinde yaşıyoruz.

Benim için sessizlik pasif bir durum değil. Bazen sessizlik en güçlü itirazdır. En yüksek sesle söylenmiş bir cümleden daha etkili olabilir. Sergi daha girişte bunu söylüyor aslında.

Kendi otoportrem olarak tasarladığım, üç metrenin üzerindeki "Sessizlik" heykeli ziyaretçiyi karşılıyor. Parmağını dudaklarına götüren bu figür, "susun" demiyor; tam tersine, gürültüyü dışarıda bırakıp bizimle sessiz bir diyaloğa davet ediyor. Ses çıkarmadan, slogan atmadan, hüküm vermeden; sadece bakmaya, düşünmeye ve duymaya çağırıyor. Bu sergide cevaplardan çok sorularla ilgileniyorum.

Çünkü sanatın görevi slogan üretmek değil, insanı kendi vicdanıyla baş başa bırakmaktır. "Sessizlik", sesin yokluğu değil; hakikatin duyulabileceği son alandır.

Ahmet Güneştekin röportaj görseli 2
Ahmet Güneştekin

Venedik'teki Palazzo Gradenigo'nun tarihi dokusu ile çağdaş eserleriniz arasında nasıl bir diyalog kurdunuz?

Palazzo Gradenigo ile eserlerim arasında bir karşıtlık değil, bir karşılaşma kurmaya çalıştım. Ben çağdaş sanatı steril beyaz duvarlara kapatmayı seven biri değilim. Çünkü hafıza da hayat da kusursuz mekânlarda yaşamıyor. Bu nedenle yüzlerce yıllık bir Venedik sarayının duvarları, aşınmış taşları, izleri ve sessizliği benim işlerimin doğal bir parçasına dönüştü.

Palazzo Gradenigo yaklaşık üç yüz yıldır ayakta duran bir yapı. Benim eserlerim ise yalnızca bugünün sorularını taşımıyor; aynı zamanda insanlığın binlerce yıldır peşinden gittiği hafıza, aidiyet, kayıp, göç, korku ve umut gibi kadim meselelerle de uğraşıyor. Bu anlamda sergide karşı karşıya gelen şey geçmiş ve bugün değil; farklı zaman katmanlarının aynı anda birbirine temas etmesidir. Tarih doğrusal ilerleyen bir çizgi değil.

Bazı sorular yüzyıllar boyunca biçim değiştirerek varlığını sürdürür. Benim ilgilendiğim şey de tam olarak bu süreklilik. Eserlerim bugünün diliyle konuşurken, köklerini çok daha derin bir zamansallıktan alıyor. Ben mekânı bir fon olarak kullanmadım.

Sarayın kendisi de serginin bir eseri gibi davranıyor. Ziyaretçi sadece heykelleri, kapıları ya da yerleştirmeleri görmüyor; aynı zamanda yüzyılların biriktirdiği sessizlikle de karşılaşıyor. Belki de bu yüzden Palazzo Gradenigo'da dolaşırken insan sadece bugünü değil, geçmişi ve geleceği de aynı anda hissediyor. Benim aradığım diyalog tam olarak buydu: çağdaş olanla tarihî olanın değil, farklı çağların içinde dolaşan ortak insanlık hâllerinin buluşması.

Ahmet Güneştekin röportaj görseli 3
Ahmet Güneştekin — Palazzo Gradenigo / “Sessizlik” sergisi

Asırlık Anadolu kapılarıyla gaz maskeli figürleri birleştirirken geçmişin mitleri ile günümüz krizlerini hangi eksende buluşturuyorsunuz?

Ben geçmiş ile bugün arasında bir karşılaştırma yapmıyorum; insanlık hâllerinin sürekliliğine bakıyorum. Yıllarca Anadolu'yu karış karış gezdim. Binlerce kapıdan geçtim. Beni en çok etkileyen şey ise kapıların kendisinden çok, o eşiklerden girip çıkan hikâyeler oldu.

Ayrılıklar, kavuşmalar, göçler, yaslar, umutlar… Kapılar aslında insanların hayatlarına tanıklık eden sessiz hafıza mekânlarıdır. Gaz maskeli figürler ise çağımızın ruh hâlini temsil ediyor. Savaşların, çevre krizlerinin, kitlesel göçlerin ve belirsizliklerin içinden geçen bugünün insanını… İlk bakışta biri geçmişe, diğeri bugüne ait gibi görünse de benim ilgilendiğim şey aralarındaki ortaklık.

Çünkü insanlığın temel meseleleri çok fazla değişmiyor. Korku, aidiyet, güvenlik arayışı, korunma ihtiyacı ve hayatta kalma mücadelesi binlerce yıldır bizimle birlikte. Mitler de bu yüzden önemlidir. Onlar geçmişe ait hikâyeler değil, insanlığın ortak bilinçaltıdır.

Anadolu'nun asırlık kapılarıyla gaz maskeli figürleri aynı mekânda buluşturmamın nedeni de bu: Değişen şey zaman ve koşullar; değişmeyen ise insanın kırılganlığı ve hikâyesidir.

Ahmet Güneştekin röportaj görseli 4
Ahmet Güneştekin — Palazzo Gradenigo / “Sessizlik” sergisi

Palazzo Gradenigo'yu gelecekte Venedik için kalıcı ve sürdürülebilir bir sanat merkezine dönüştürme planınız var mı?

Evet, Palazzo Gradenigo'yu Venedik'in kalıcı kültür ve sanat duraklarından birine dönüştürmek istiyoruz. Bu yapıya yalnızca bir sergi mekânı olarak bakmıyorum. Güneştekin Vakfı'nın en önemli duraklarından biri olacak ve yılın belli dönemlerinde açılan bir sergi alanından çok, yaşayan bir kültür merkezi olarak faaliyet gösterecek. "Sessizlik" bunun ilk adımı.

Ancak hedefimiz çok daha uzun vadeli. Sinema, müzik, mimarlık ve görsel sanatlar başta olmak üzere farklı disiplinlerde etkinliklere ev sahipliği yapan, uluslararası vakıflar, müzeler, sanat kurumları ve bağımsız oluşumlarla iş birlikleri geliştiren bir merkez oluşturmak istiyoruz. Aynı zamanda bu yapı, Güneştekin Vakfı'nın desteklediği gençler için de önemli bir buluşma noktası olacak. Sanatın farklı alanlarında eğitim gören, yetenekli ancak maddi imkânları sınırlı gençlerin uluslararası çevrelerle tanışmalarına, yeni deneyimler kazanmalarına ve küresel ölçekte görünürlük elde etmelerine katkı sağlayacak programlar geliştirmeyi hedefliyoruz.

Fırsat eşitliği yaratmak ve gençlerin dünyayla kurduğu bağı güçlendirmek, bu projenin en önemli amaçlarından biri. Benim için asıl değerli olan geçici sergilerden çok kalıcı kurumlar yaratmak. Bir sergi birkaç ay sürer; ama güçlü bir kültür kurumu kuşaklar boyunca yaşamaya devam eder. Palazzo Gradenigo'nun da Venedik ile Anadolu arasında, farklı kültürler ve sanat disiplinleri arasında yılın 365 günü yaşayan uluslararası bir buluşma noktası olmasını hedefliyoruz.

Ahmet Güneştekin röportaj görseli 5
Ahmet Güneştekin — Palazzo Gradenigo / “Sessizlik” sergisi

Venedik Bienali'ndeki boykotları, jüri istifalarını ve çifte standart eleştirilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sanatın görevi iktidarların, devletlerin ya da ideolojilerin yanında durmak değil; insanın yanında durmaktır. Bu nedenle ben dünyanın neresinde yaşanırsa yaşansın savaşlara, işgallere, sivillerin öldürülmesine ve insan hakları ihlallerine aynı mesafeden bakıyorum. Bir sanatçı için acının milliyeti, dini ya da pasaportu olmaz. Venedik Bienali etrafında yaşanan boykotlar, istifalar ve çifte standart tartışmaları da sanat dünyasının uzun zamandır yüzleştiği bir sorunu yeniden görünür kıldı.

Eğer evrensel değerlerden söz ediyorsak, bu değerlerin herkese eşit uygulanması gerekir. Aksi hâlde savunduğumuz etik zeminin inandırıcılığı zedelenir. Devletleri eleştirebilir, protesto edebilir, hatta boykot edebilirsiniz; hatta ülkelerin resmi pavyonlarını da boykot edebilirsiniz. Ancak sanatçılar devletlerle özdeşleştirilemez.

Ülkelerin kirli politikalarının, savaşlarının ya da hukuk dışı uygulamalarının bedelini sanatçılar ödememelidir. Ben sanatçının dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, hangi kimliğe, dile, inanca ya da kültüre sahip olursa olsun bağımsız ve özerk bir alanın temsilcisi olduğuna inanıyorum. Sanatçıların görevi devletleri temsil etmek değil, insanlığı temsil etmektir. Bu nedenle sanatçılara yönelik dışlayıcı tutumları doğru bulmuyorum.

Bugün dünya giderek daha fazla kutuplaşıyor. Böyle zamanlarda sanatın görevi yeni duvarlar örmek değil, karşılaşma alanları yaratmaktır. Daha fazla sessizliğe, daha fazla düşünmeye ve daha fazla diyaloğa ihtiyacımız var. Belki de "Sessizlik" tam olarak böyle bir dönemin içinden doğdu.

“Sanatçıların görevi devletleri temsil etmek değil, insanlığı temsil etmektir.”
Ahmet Güneştekin röportaj görseli 6
Ahmet Güneştekin - Keçi Burcu, Diyarbakır / ''Hafıza Odası'' sergisi

2021 sonbaharında Diyarbakır Keçi Burcu'ndaki Hafıza Odası serginizde "toplumsal acıları büyük ve estetik formlarla görünür kıldığınızı" savundunuz. Eleştirmenler ise bunu "acının estetize edilmesi ve içinin boşaltılması" olarak nitelendirdi. Hafıza Odası serginizin bugün hâlâ devam eden bu sıcak trajediler karşısındaki pratik karşılığına ve işlevine dair yapılan bu yorumları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu eleştirileri anlıyorum ama aynı fikirde değilim. Öncelikle şunu sormak gerekir: Acıyı görünür kılmak mı sorunlu, yoksa onu görmezden gelmek mi? Benim sanat pratiğim hiçbir zaman acıyı estetize ederek hafifletmek üzerine kurulmadı. Tam tersine, toplumların yüzleşmekten kaçındığı meseleleri görünür kılmaya çalıştım.

Son yirmi yılda yaptığım sergilere bakıldığında, gerek verdikleri isimler gerekse kavramsal çerçeveleri açısından Türkiye'de sanat dünyasının konfor alanlarını zorlayan işler oldukları görülecektir. Hafıza, yüzleşme, bellek, hakikat, çürüme ve sessizlik gibi kavramlarla yıllardır çalışıyorum. Dikkat çekici olan şu ki, bir zamanlar rahatsızlık yaratan bu kavramlar bugün siyasetten akademiye, medyadan sanat dünyasına kadar çok daha geniş çevreler tarafından kullanılıyor ve tartışılıyor.

Dünyanın farklı ülkelerinden önemli küratörler, sanat tarihçileri ve müze yöneticileri tarafından politik sanat bağlamında değerlendirilen işlerim, çok sayıda uluslararası sergiye, müzeye ve koleksiyona davet edildi. Birçok eserim bugün önemli kurumsal koleksiyonlarda yer alıyor. "Hafıza Odası"nı gezen yüz binlerce insan arasında yakınlarını kaybetmiş aileler, öğrenciler, insan hakları savunucuları ve farklı görüşlerden ziyaretçiler vardı.

İnsanlar saatlerce o mekânda kaldılar, tartıştılar, konuştular, ağladılar. Eğer bir eser hâlâ yıllar sonra tartışılıyorsa, bence asıl mesele onun bir dekorasyona dönüşmemiş olmasıdır. Diyarbakır'daki sergide yer alan ve çürümeyi temsil eden tabutlardan birinin aşağı atılması ve üzerinde tepinen görüntülerin ortaya çıkması benim açımdan sanat tarihimiz adına üzücü bir tabloydu. Eleştiri yapılabilir; ancak sanat eserine yönelik fiziksel müdahale başka bir şeydir.

Benim üretim pratiğimi bilenler, işlerimde yalnızca acının değil umudun da, yalnızca karanlığın değil rengin de bulunduğunu bilir. Bu nedenle bazı eleştirilerin eserin bütününden çok sembollerine odaklanan önyargılı okumalar olduğunu düşünüyorum. Sanatın görevi rahatlatmak değil, sorular sormaktır. Görülmeyeni görünür kılmaktır.

Benim için asıl mesele estetik değil, hafızadır. Çünkü unutulan acılar ortadan kaybolmaz; yalnızca başka biçimlerde geri döner. "Hafıza Odası" da tam olarak bu nedenle vardı.

Ahmet Güneştekin röportaj görseli 7
Ahmet Güneştekin - Keçi Burcu, Diyarbakır / ''Hafıza Odası'' sergisi

PKK'nın silah bırakma sürecinde Süleymaniye'de yakılan silahlar için "Bana verilmesini çok isterdim" ve "Yeryüzünün en güzel görseli" demiştiniz. Bu paylaşımlarınızın ardından kamuoyunda ve sanat çevrelerinde, "henüz toplumsal mutabakatı sağlanmamış ve acıları taze olan bir çatışma sürecinin silahlarını sanatsal bir nesneye veya 'güzel bir görsele' dönüştürerek trajediyi fazla estetize etmek ve hafifletmek" şeklinde yorumlarla eleştirildiniz. Sanatın güncel/politik kriz nesneleriyle kurduğu bu ilişki biçimine ve size yöneltilen yorumlara yaklaşımınız nedir?

Öncelikle benim söylediğim şey silahların kendisiyle değil, silahların susmasıyla ilgiliydi. Yıllardır savaşların, çatışmaların ve şiddetin yarattığı acılarla ilgili işler üreten bir sanatçı olarak, bir gün silahların yakılmasının ya da işlevsiz hâle getirilmesinin sembolik değerini elbette önemsiyorum. Benim dikkat çektiğim şey de buydu. "Yeryüzünün en güzel görseli" derken kastettiğim şey bir silahın estetiği değildi; silahın sustuğu, ölüm üretme kapasitesini kaybettiği bir anın yarattığı umuttu.

Çünkü sanatın da, insanlığın da nihai arzularından biri yaşamın ölüm karşısında kazanmasıdır. Silahların bana verilmesini istemem de aynı düşünceden kaynaklanıyordu. Dünyanın birçok yerinde sanatçılar savaş araçlarını, tel örgüleri, tank parçalarını ya da silahları dönüştürerek barış üzerine eserler üretmiştir. Buradaki mesele nesnenin kendisi değil, ona yüklenen yeni anlamdır.

Elbette bu konuda farklı düşünen insanlar olabilir. Özellikle çatışmalardan doğrudan etkilenmiş insanların hassasiyetlerini anlamak gerekir. Ancak benim yaklaşımım hiçbir zaman yaşanmış acıları küçümsemek ya da romantize etmek olmadı. Tam tersine, şiddetin sona ermesini simgeleyen tarihsel bir ana dikkat çekmekti.

Açıkçası bu eleştirilerin bir kısmının da eserlerin ve sözlerin bağlamından koparılarak okunduğunu düşünüyorum. Çünkü benim sanat pratiğime bakan herkes, yıllardır savaşı değil barışı, ölümü değil yaşamı, unutmayı değil hafızayı savunduğumu rahatlıkla görebilir.

Ahmet Güneştekin röportaj görseli 8
Ahmet Güneştekin — Palazzo Gradenigo / “Sessizlik” sergisi

Sanatınızı "piyasa gücü, iktidara yakın olmak ve PR ile büyütmekle" itham ediliyorsunuz. Bu tartışılırken, Venedik'te satın aldığınız tarihi Palazzo Gradenigo'nun "on milyonlarca euroluk finansmanını" nasıl sağladığınız da sanat ortamlarında spekülasyon konusu oldu. Küresel ölçekteki bu tür büyük projelerin finansal arka planına ve kurumsal ilişkilerine yönelik sanatsal kamuoyunda oluşan bu soru işaretlerini nasıl yanıtlıyorsunuz?

Bu eleştirilerle uzun yıllardır karşılaşıyorum ve açıkçası artık şaşırmıyorum. Bir sanatçının uluslararası ölçekte görünür hâle gelmesi, büyük projeler üretmesi ya da milyonlarca insan tarafından ziyaret edilen sergiler gerçekleştirmesi, bazı çevrelerde otomatik olarak kuşku üretiyor. Oysa benim hikâyem oldukça açık. Yaklaşık kırk yıldır aralıksız üreten, eserleri dünyanın birçok koleksiyonunda yer alan, uluslararası galeriler ve kurumlar tarafından temsil edilen bir sanatçıyım.

Yıllardır iktidarla ilişkim olduğu söyleniyor. Ancak bunu kanıtlayacak tek bir fotoğraf, tek bir hikâye ya da devlet desteğiyle gerçekleştirilmiş tek bir sergim gösterilemedi. Tam tersine, Türkiye'de sansüre uğramış, sergileri tartışma konusu yapılmış ve çeşitli engellerle karşılaşmış bir sanatçı olarak bu tür iddiaların büyük bir haksızlık olduğunu düşünüyorum. Palazzo Gradenigo meselesine gelince; bu yapı herhangi bir devlet projesi değil, uzun yıllara yayılan sanat üretimimin ve uluslararası çalışmalarımın sonucunda ortaya çıkmış bağımsız bir kültür yatırımıdır.

Dünyanın her yerinde büyük sanat projeleri sponsorluklarla hayata geçer. Müzeler, bienaller, vakıflar ve uluslararası sanatçılar sermaye gruplarının desteğiyle projeler üretir. Bu ne ayıp bir durumdur ne de gizlenmesi gereken bir ilişki biçimidir; çağdaş sanatın küresel ölçekte var olmasının doğal gerçeklerinden biridir. PR konusuna gelince; elbette iletişim her uluslararası proje için önemlidir.

Ancak son beş yıldır özellikle bu eleştirilere cevap olarak herhangi bir PR şirketiyle çalışmamayı, hatta çoğu zaman basın bülteni bile hazırlamamayı tercih ettim. Sergilerin iletişimini çoğunlukla sponsor kurumlar yürütüyor. Ben ise çalışmalarımı büyük ölçüde kendi sosyal medya hesaplarımdan duyuruyorum. Uluslararası iletişim ağlarıyla temas kurmak ise dünyanın her yerindeki sanat kurumlarının kullandığı doğal bir yöntemdir.

Benim asıl eleştirim başka bir noktaya. Dünyanın birçok ülkesinde sanatçılar devletlerin kültür politikalarıyla desteklenirken, uluslararası ölçekte çalışan Türk sanatçılar hâlâ bürokratik engellerle, yüksek vergilerle ve vize sorunlarıyla mücadele ediyor. Devlete ait kurumlar pek çok alana sponsorluk sağlarken, uluslararası sanatın görünürlüğüne katkı sunan sanatçılara yönelik daha güçlü destek mekanizmalarının kurulması gerektiğine inanıyorum.

Açıkçası ben enerjimi söylentilere değil, üretime veriyorum. Çünkü sanat tarihinde kalıcı olan dedikodular değil, eserlerdir.

Ahmet Güneştekin röportaj görseli 9
Ahmet Güneştekin — Palazzo Gradenigo / “Sessizlik” sergisi

Geçmiş projelerinizde ve Venedik'te Murat Ülker gibi büyük sermaye sahiplerinin ya da holdinglerin sağladığı finansal desteklerin, sanata yöneltilen "politik mesajları, muhalifliği veya trajediyi evcilleştirme ve onları lüks birer piyasa nesnesine dönüştürme" eleştirilerini haklı çıkardığını savunanlar var. Sermaye-sanat ilişkisindeki bu dinamik hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bugün dünyanın en önemli müzelerine, bienallerine ve sanat kurumlarına baktığınızda, arkalarında vakıfları, koleksiyonerleri, şirketleri ve sponsorları görürsünüz. Rönesans'tan bugüne sanatın gelişiminde koruyucuların ve destekçilerin önemli bir rolü olmuştur. Bence asıl soru sermayenin varlığı değil, sanatçının bağımsızlığını koruyup koruyamadığıdır. Eğer bir sanatçı destek aldığı kurumun beklentilerine göre üretim yapıyorsa bu elbette tartışılabilir.

Ama sanatçı kendi sözünü özgürce söyleyebiliyorsa, destek ile bağımlılık arasında çok önemli bir fark vardır. Kendi pratiğime baktığımda bugüne kadar ne işlerimin içeriğini ne de düşünsel çerçevesini sponsorların beklentilerine göre belirlemedim. Hafıza, kimlik, yüzleşme, kayıp, hakikat ve sessizlik gibi meselelerle çalışırken de aynı özgürlüğü korudum. Açıkçası bu konular, yalnızca onay almak isteyen bir sanatçının kolayca tercih edeceği alanlar değildir.

Hatta tam tersine; benim sergilerime bakıldığında, destek veren kurumların çoğu zaman konforlu bir yerde durmadığı görülür. Çünkü yıllardır bazı çevreleri, kimi zaman da egemen anlatıları rahatsız eden işler ürettim. Bu nedenle vicdanlı ve cesur davranan bazı kurumlar yanımda durmayı seçerken, bazıları da tartışmalı alanlardan uzak kalmayı tercih etti. Türkiye'de bazı büyük sermaye gruplarının müzeleri, koleksiyonları ve kültür kurumları uzun yıllardır bu yolculuğu görmezden gelmeyi tercih etti.

Ancak sanat tarihinde görünmez kılınmaya çalışılmak ile görünmez olmak aynı şey değildir. Bugün gelinen noktada dünyanın önemli müzelerinde, koleksiyonlarında ve sanat kurumlarında yer alıyor olmam; Roma'dan Venedik'e, Avrupa'nın önemli kültür merkezlerinde sergiler açabiliyor olmam aslında birçok tartışmanın cevabını kendi içinde barındırıyor. Çünkü sanatçının gerçek ölçüsü, yerel çevrelerin ona açtığı kapılar değil, eserlerinin farklı coğrafyalarda kurabildiği karşılıktır.

Büyük uluslararası projeler ciddi finansal kaynaklar gerektirir. Önemli olan bu kaynakların sanatçının özgürlüğünü sınırlandırmaması ve sanatın araçsallaştırılmamasıdır. Benim açımdan mesele çok net: Sermaye sanatın sahibi değil, destekçisi olabilir. Sanatın sahibi ise her zaman sanatçının özgür düşüncesi ve ürettiği eserdir.

Ve günün sonunda sanat tarihinde hatırlananlar sponsorlar, dedikodular ya da dönemsel tartışmalar değil; geride kalan eserlerdir.

Ahmet Güneştekin · Sessizlik · Venedik 2026
WhatsApp